Ne Olacak Bu Beşiktaş’ın Hali?
26 Temmuz 2010
Numan Alper Şahin
Bayram değil seyran hiç değil nereden çıktı şimdi bu soru diyeceksiniz. Haklısınız da… Fakat Beşiktaş’ta taşlar yerine oturmuş değil. Zaten 2 ayda oturması da beklenemez. Ama şu anki tablo bazı sorunları gösterir nitelikte.
Beşiktaş Quaresma transferiyle basının tabiriyle bomba gibi başladı yeni sezon hazırlıklarına. Yetmedi Guti’yi de büyük ölçüde kattı kadrosuna kara kartal. Taraftar bomba transferler sebebiyle doğal olarak çok mutlu. Yalnız hala bir şeyler eksik gibi Beşiktaş’ta.
Peki, ne eksik? Aslında takıma alıcı gözüyle bakarsanız eksik parça hemen göze çarpacaktır, üstelik çok da tanıdık: plan!
Daha düne kadar Beşiktaş Guti’yi getirebilmek için Zapotochny’den kurtulmaya çalışıyordu. Hatta eğer Zapo isteseydi Beşiktaş Zapo ile yolları ayırmış olacaktı. Fakat Schuster’in açıklamaları bir anda işin rengini değiştirdi. Schuster Zapo’yu takımda görmek istediğini hatta 4 stopere ihtiyacı olduğunu söyledi. Bu açıklamalardan sonra sorulması gereken soru; eğer Zapo Eskişehirspor’a gitseydi ne olacaktı? Schuster ne söyleyecekti? Yönetimden kimse Schuster’e Zapo’yu satacaklarını söylememişti herhalde.
Acaba hala Beşiktaş’ın yıllardır en büyük problemi devam mı ediyor? Yönetimle teknik heyet birlikte hareket etmiyor mu? Arada koordinasyonu sağlayacak kimse yok mu? Eğer öyleyse Quaresma da kurtaramaz bu sene Beşiktaş’ı. Umarım düşündüğüm gibi değildir.
Enlarge Your Football
26 Temmuz 2010
Numan Alper Şahin
Anladık ki Fenerbahçe Galatasaray maçlarının gerginliği havasından suyundan kaynaklanmıyormuş. Mekân farklı olsa da, maçın niteliği bambaşka olsa da dünyanın her yerinde aynı ortamda geçiyor bu maçlar. Takımların sahadaki performansları lig için ölçüt olamaz daha temmuz ayındayken. Bu yüzden takımları değerlendirmekten uzak durmak lazım. Benim bu maçta gözüme hakem ve hakemin medya tarafından aldığı tepkiler takıldı.
Hep deriz yerli futbolcularımız hakem kararlarına karşı ligde Miroğlu kesilirken Avrupa’da süt dökmüş kedi gibiler diye. İşte bunu bir kez daha gördük. Ligde olsa yaptığı harekete belki kart bile görmeyecek Selçuk’u, Alman hakem saniyesinde attı. Bizim romantik bulup yemek yerken yakacak kadar alev çıkartan meşaleler içinse maçı durdurdu. Bana göre hakem son derece haklıydı. Hazırlık maçı da olsa futbolun dışına çıkan her şey cezasını görmeli maç esnasında. Oysa basınımız hakemi çok eleştirdi. Hatta maçı hakemin gerdiğini bile iddia edenler oldu. Basın da haklı, alışık değiliz biz kulüplerden korkmadan maç yöneten hakemlere. Bu yüzden ne şiş yansın ne kebap hakemliği yapmadan cesurca davranan hakemler garibimize gidiyor.
Hakemin maçı nasıl yönettiği her zaman tartışılabilir. Ama aldığı tepkiler çok komikti. Halkın kanaat oluşturmasında hayati rol oynayan medya bence hakem hakkındaki yorumlarla sınıfta kaldı. Futboldan ziyade kulüplere odaklandığını kanıtladı. Sadece bu maçın hakemine gelen tepkiler bile, bana göre, Türk futbolu ile Avrupa futbolu arasındaki farkı çok güzel özetliyor; biz futbolu çoktan unuttuk, tek dikkatimizi çeken kulüpler! Hal böyleyken de futbolumuzun gelişmesini beklemek Godot’yu beklemekten farksız.
Dön Baba Dönelim!
13 Temmuz 2010
Alper Tolga Erol
Dünya Kupası’nın sona ermesi, bir futbol aşığıyla oyuncağı elinden alınan bir çocuğu birbirinden farksız kılan yegâne durumdur gözümde ve bu hüznü aşmak hiç de kolay olmaz çoğunlukla. Ama bizler şanslıyızdır, zira biliriz ki yerel futbol dünyamızda tartışacak ya da kafayı takacak bir mevzu mutlaka mevcuttur ve futbol ateşini söndürmeden bir yerlerden devam etme şansını asla kaybetmeyiz. İşte ben de bu hissiyat içinde evrenselden yerele geçişimi yaptım ve Galatasaray’a dair endişelerimi ya da umutlarımı tekrardan önemsemem gerektiğimi fark ettim bugün…
Öncelikle, başrollerini Haldun Üstünel ile Adnan Sezgin’in paylaştığı, Yiğit Şardan’ın da en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülüne aday gösterildiği Adnan Polat yapımı ‘Saray’da Son Entrika’ adlı filmin zihnimde bir ur işlevi gördüğünü itiraf etmeliyim. Nedeni basit; dışarıdan anlaşılamayacak bazı iç çekişmelerin ve karar mekanizmasındaki abuklukların ön plana çıktığı bu olaylar silsilesi daha önce de vizyona girmişti belki ancak Galatasaray gibi ketum bir camianın, medyaya kolayca sızan çatlaklarla geldiği gündemden bir türlü düşemiyor oluşu, her zamankinden daha rahatsız edici geliyor bana. Üstelik son 2 sezona damga vuran rüya transferlerin de “Kral Çıplak!” dememizi engelleyememiş olması işi daha da düşündürücü ve daha da vahim kılıyor. Yeni “Kral Çıplak!”lar kapıdadır hissiyatı, insanı ürpertiyor…
İşte bu noktada ister istemez tek bir fikir oluşuyor, o da bu senenin o sene olması zorunluluğu. Evet bana kalırsa, gerçekten de kader sezonunu yaşayacak Galatasaray. Birçok kez yokluklarla zirveyi görebilen ve sıkıntılarla kenetlenip başarıya koşan bu takımı, herkesin favorisi konumuna getirecek transferlerle önce coşturan sonra daha da sert çakılmasına engel olamayan bu garip anlayış; bir kez daha hayal kırıklığı izletme lüksüne sahip değildir kanımca. Çünkü bu süreçte değişen kimya, her anlamda olumsuzluk getirmiş ve kâğıt üstünde büyük hayallere kapı açan Rijkaard hamlesinin de etkinliğini baltalamıştır. En önemlisi de devrim diye adlandırılan her şeyin en fazla 1 yıllık ömrü olduğunu fark eden bizler için güven unsuru çoktan yaralanmıştır…
Yapımda emeği geçenler tekrardan o parlak ışıkları rakiplere doğru paslayıp, kendi kabuğunda kendi planını yaratabilecek ‘Yakışıklı değil ama zeki’ takımı kuramazlarsa, gerçekçi olup yola endişelerle devam etmek daha doğru olacaktır sanki. Ama gözler sarı-kırmızı bakıyor ya, umut da asla terk etmiyor bünyeyi ve insan Cana gibi 4 zeki transfer daha bekliyor; sanki her şeyi transferler belirliyormuşçasına, sanki son 2 yıldan ders almamışçasına. İşte böylece de anlamış oluyor insan Dünya Kupası’nın bittiğini, ilk hedef transfer şampiyonluğu iken olamamayı diliyor ve yakışıklı isimleri istemiyorum. Haydi hayırlısı!
Destandır Bursaspor’un Yazdığı
09 Haziran 2010
Mert Bakırcı
Bursaspor Türkiye’nin en üst kademedeki ligini şampiyon bitirdi malum. Çeyrek asırdır İstabullu üç büyüklerin dönüşümlü olarak aldığı şampiyonluk Anadolu’ya, Bursa’ya geldi. Hem de öyle şansına değil, hak ederek, ter akıtarak.
Genç hoca Ertuğrul Sağlam özverisi, oyuncularına olan güveni ve ekibiyle sahaya yansıttığı kaliteli, hücumcu futbolu ile kupaya uzandı. Beşiktaş’tan ayrılışını hatırlıyorum da, Bursaspor aslında “yeter Yıldırım Demirören”in nedenini ortaya koydu biraz da, anlayana. Kadrosunu öyle verimli kullandı ki Ertuğrul Hoca, kupanın üzerinde emeği olmayan futbolcu yok. Ali Tandoğan, Volkan Şen, Bekir Ozan, Ömer Erdoğan, Ozan İpek, Sercan, Ivankov, Zapo, Ivan Ergic, Batalla ilk akla gelenler.
Bursaspor’un başarısı özünde Bursa’nın başarısıydı çünkü kent hep birden inanmış, hep birden şampiyonluğa el uzatmıştı. Bursa Atatürk Stadı her maç dolmakla kalmamış, kendini Kadıköy’den ayıran coşkulu topluluğuyla takımın en önemli itici gücü olmuştur. Ayrıca şehrin her köşesindeki yeşil beyaz dalgalar, görenleri şehrin inanmışlığına tanık ediyordu.
Yandaş medyaya gelecek olursak, Fenerbahçe’nin şampiyonluğu kaybetmesi, sanki ilk defa kaybediyor gibi, Bursaspor’un kazanmasından daha fazla haber olmuştur. Futbolun ruhunu yansıtıyor dediğimiz 4-4-2 dergisi bile Haziran sayısında Lugano’yu kapak yapmış, Bursaspor’u ise kıyıda köşede yüceltmeye çalışmıştı. Gerisini siz düşünün. Lakin medya ne ederse etsin, bu Bursaspor’un muazzam başarısını gölgeleyemez. Bütçesinin 10 katı büyüklüğündeki bütçelerle başa baş oynamak ve onlara karşı galip gelmek; bundan daha yüce ne olabilir ki!
TSL’de Neler Oluyor
04 Nisan 2010
Hasan Türk
Eskişehir maçında küllerinden doğan Beşiktaş, Ankaragücü maçında yandı bitti kül oldu adeta. Aldığı beraberlik ile şampiyonluk şansını iyice azalttı. Ankaragücü taraftarının başka bir takımı desteklemesi, atkının yarısında başka bir takımı taşımaları ise ilginç. sonuçta bir kalpte iki sevda olmaz. Olursa bunun adı aşk olmaz.
Bursaspor ise zorlu geçen maçta Antalyaspor’u 2-1 ile geçti. Bursa’nın ilk golünde penaltı ağır bir karardı ancak Bursa baskılı oynayıp galibiyeti hak etti. Önlerinde 5 maç var ve şampiyonluğun en büyük adayı konumundalar. Bakalım Anadolu’nun ikinci şampiyonu olabilecekler mi?
Aşağılara baktığımızda Denizlispor düşecek ikinci takım oldu gibi. Yıllardır bu korkuyu yaşayıp son anlarda ayağa kalkan Denizli için bu sezon toparlanma bir türlü gerçekleşmedi ve ligin dibinde kaldılar.
Önümüzde Fenerbahçe – Kayserispor ve Sivasspor – Galatasaray maçları var. Galatasaray’ın zorlanacağını düşünmüyorum ancak Fenerbahçe için Kayseri maçı gayet zorlu geçecektir. Fenerbahçe’nin puan kaybetmesi durumunda Bursa’nın geleceğe dair umutları kat kat artacaktır. Ligde son 6 haftaya giriyoruz, bakalım kimler gülecek, kimler üzülecek.
Üç Büyüklerin Canı Can da…
08 Aralık 2009
Numan Alper Şahin

Depremle yaşamaya alışan ülkemiz hakem hatalarıyla yaşamaya hala alışamadı. Gerçi pek alışılacak bir durumun olduğunu da söyleyemeyiz. Hakemlerimiz son yıllarda o kadar bariz hatalar yapıyor ki tepkilere de hak vermek gerek. Son tepki de Aziz Yıldırım’dan geldi.
Baktığımız zaman Aziz Yıldırım’ın eleştirilerine hak vermek lazım. Gerçekten de Eskişehirspor maçında yenilen ilk golde hakemin faulü görmemesi Bülent Ersoy’un full ihtişam saçını görmemekten daha zor. Beşiktaş maçında da Gökhan Gönül’ün verilmeyen penaltısı var. Fakat keşke Aziz Yıldırım konuşurken biraz daha kapsayıcı konuşsaydı. Mesela diğer maçlarda Fenerbahçe karşısında rakiplerinin verilmeyen pozisyonlarından da bahsetseydi. Anadolu takımı oldukları için onların seslerinin çıkmadığını da söyleseydi. Bursaspor maçında Fenerbahçeli oyuncuların hasat biçer gibi biçtiği Bursalılara karşılık verilmeyen kartlardan da bahsetseydi. Keşke deseydi ki hakem hatalarından herkes yakınıyor, Anadolu kulüpleri bi çare, Beşiktaş yıllardır dert yanıyor, geçen sene şampiyon olmasına rağmen hakemlere isyan etti. Keşke ben bütün takımların adına konuşuyorum deseydi. O zaman Kulüpler Birliği Başkanlığı’ndan da istifa etmesine gerek kalmayacaktı.
Hep üç büyükleri dinledik. Bir de Anadolu takımlarına soralım bakalım ne diyecekler hakemler hakkında; onlara çıkan kolay kartlar ne kadar yakmış canlarını, üç büyüklere karşı mücadele ederlerken nasıl görülmemiş onlara atılan tekmeler. Çıkıp Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray adına dert yanmak kolay. Biraz da Anadolu’ya baksak?
Yeter ki Monoton Olmasın Lig
02 Aralık 2009
Numan Alper Şahin
Beşiktaş renklerinin siyah kısmını atlattıktan sonra çubuklu formanın beyaz tarafına geçmiş gibi duruyor. Deplasmanda alınmış bir ManU galibiyetinin ardından, Sivas’tan da getirilen üç puan liderle arasındaki puan farkını kapadı. Artık dünya Beşiktaş için güzel diyebilir miyiz?
Beşiktaş taraftarları bunu demediği müddetçe Beşiktaş’ın iyi süreci daha da uzun gidebilir. Bu konuda aklıma İtalyan aydın Antonio Gramsci geliyor. Gramsci entelektüelerin karamsarlığının geleceğin aydınlığı için olduğunu söylüyordu.Gramsci dünyayı faşizme karşı uyarıyordu bu sözüyle. Sözün önemi anlaşıldığında, Hitler ve Mussolini’nin izleri Avrupa’yı yakıp yıkmıştı. Son iki aya baktığımız zaman Beşiktaş’ın takdire şayan galibiyet zincirini görüyoruz. Tek mesele alınan galibiyetlerin yan etki olarak başka sorunların göz ardı edilmesine neden olabilecek olması, Gramsci’nin örneğindeki gibi.
Beşiktaş geçtiğimiz yüzyılın başındaki konjonktür gibi şu an. Tek adam imparatorluğuna doğru ilerlemekte. Kolay kolay da bu yapı bozulacak gibi değil. Beşiktaş gibi büyük bir kulübün şu an sadece iki başkan adayı var. Daha büyük sorun ise iki başkan adayının da –bana göre- birbirinden çok farklı olmaması, umarım yanılıyorumdur bu konuda. Aksu, Demirören yönetiminden çıkmış bir isim. Bu durum Beşiktaş’ta daha soruna teşhis konulamadığını gösteriyor. Sanki bütün sorun sadece başkanın isimiyle ilgili. Beşiktaş’ın yönetim anlayışını sorgulayan çok az. Sonuç olarak Beşiktaş’ın başkanı kim olursa olsun şu an ki yönetim zihniyeti değişmediği sürece Beşiktaş eski Beşiktaş’ı çok arar. Zaten eski Beşiktaş’ı özleyen de pek yok gibi.
Büyük pencereden baktığımız zaman, renkleri değiştirirsek üç büyük kulübü birbirinden ayırt edemeyeceğiz. Kendini kaybeden bir Beşiktaş aslında tek tipleşen bir Türkiye futbol ligine doğru götürüyor bizi; renkleri hariç her şeyleriyle birbirinin aynısı üç kulübün şampiyonluk mücadelesi!
Trabzon’un Yıllardır Aradığı Aşk
26 Kasım 2009
Numan Alper Şahin
Yıllardır aradığı aşkı bir türlü bulamadı Trabzonspor. Geçen senenin başında tam buldu, yaklaşıyor derken Ersun Hoca’yla da yollar ayrıldı. Hâlbuki Trabzonspor son yıllarda oynadığı en iyi futbolunu oynuyordu Ersun Hoca’yla. Şimdi ise giden son isim Hugo Bross. Peki, niye bir türlü Trabzonspor istediği gibi ilerleyemiyor?
Yılların gösterdiği bir şey var ki o da bir takımın Türkiye liginde başarılı olması için mükemmel bir kadroya ihtiyacının olmaması. Ama her zaman kadrosunda alternatif isimler bulundurmalı. Özellikle forvet hattında.
Trabzonspor Umut Bulut’un ve Gökhan Ünal’ın formsuzluğunda yıllarını harcıyor. İki senedir Trabzonspor forvetleri Guiza’nın her gece rüyasına giren pozisyonlarda topu öylesine kötü kullanıyorlar ki genç forvetler sayelerinde güven depoluyor. Takımdaki diğer oyuncular da ancak kendi bölgelerine yetebildikleri için skor tabelası mundar edilmiş bir hamsi gibi Trabzonlu için büyük bir kabus. Gol atamayınca da futbolun en basit kuralı utanmadan, arlanmadan bir ana fikir oluyor her Trabzonspor maçına umarsızca: “Atamayana atarlar.” Bu çerçevede de kötü gidişat şaşırtıcı olmuyor. Fenerbahçe kronik Guiza gribinden dolayı geçen sene, Beşiktaş ise Mustafa Denizli’nin Bobo’dan sol açık hayali ve forvette ar-ge çalışmaları yüzünden bu sene gol atamayınca puan kaybedildiğini birinci elden öğrenmiş oldu. İbret olmalı bu takımlar diğer takımlara.
Bu seneyi gözden çıkaran Trabzonspor’da yeni teknik adamlar bu sorundan yakından ilgileneceklerdir muhakkak. ‘15 doktora bedel Of-Trabzon yaylası’ da bir çare olabilir forvetler için. Bu sene içinse Gökhan Ünal ve Umut Bulut formuna döndüğü gün Türkiye karadenizden gelen dalganın ne kadar sarsıcı olabileceğinin farkına varacaktır. Geçmiş yıllardan biliyoruz; iyi bir Trabzonspor zevkli bir Türkiye ligi demektir.
Yıldırım Demirören Yetmez!
12 Kasım 2009
Numan Alper Şahin
Her aklı başında Beşiktaşlının yıllardır dilinde tek bir cümle var; Yıldırım Demirören yeter! Son beş yıla bakıldığında da yeterince makul bir istek. Her fırsat bulunduğunda İnönü Stadı’nın coğunluğu söylerdi bu anlamlı cümleyi. Fakat tribünlerin lokomatif kısmı ne zaman bu söz söylense susturmaya gayret sarfederdi tribünleri. Yakışmazdı haliyle yıllardır duruşu ile saygı kazanan bu topluluğa bu hamle. Bardağı taşıran son damla ise istifa isteyenlere küfür etmeleri oldu. Kırdı resmen bu hamle tribünleri. Yılların her türlü farklılığa rağmen bölünmez tribünleri, bu sefer en derin yerinden sarsıldı. Artık hayatlarında sevecek çok fazla şey olup da en çok Beşiktaş’ı sevenler azaldı o tribünlerde. Kendi kabuklarına çekildiler, çekilmek zorunda bırakıldılar. Diğerleri ise devam ettiler büyük bir gafletle: Kartal gol gol gol!
Sorun gol müydü? Şampiyonluk muydu? Olmadığı aşikardı ama bunu dile getirenler o zaman Beşiktaşlı sayılmıyordu. Nihayetinde bunu dile getirecek adam kalmadı etrafta. Beşiktaş kalitesiz bir ligde, kalitesiz oyunla kazandığı en kalitesiz kupaları müzeye taşırken kalanlar marşlar söylediler. Gerçek sorun hep şeref tribünündeydi oysa.
Şimdi herhalde soru sorma hakkı var bizlerin;
Sinan Engin gelince tepki gösterenleri susturup, u dönüşü yaparken yetmedi de şimdi mi yetti Demirören?
8-0’ın tepkisi bir haftada unutulunca yetmedi, şimdi mi yetti Demirören?
Abuk sabuk oyunculara harcanan astronomik paraların hakkı sorunlunca ‘senin ne haddine’ cevabını veren sizler için şimdi mi yetti Demiroren?
Siz Demirören istifa diyenlerin üzerine yürüyüp onları susturuken yetmedi de şimdi mi yetti Demirören?
Ayni renklere gönül vermis kardeşin ‘Yıldırım Demirören yeter’ diye bağırdığında siz ona ana avrat küfrederken yetmedi de şimdi mi yetti Demirören?
İstifa isteyenlere sabote etmeyin diye bağırırken sizler farkında değil miydiniz gerçek sabote edenlerin siz olduğunuzun?
Elbette Yıldırım Demirören Yeter!.. Ama bunu söylemek icin siz çok geç kaldınız.
Mehmet Topuz Transferi
14 Haziran 2009
Hasan Türk
Transferde uzun zamandır böyle bir kargaşa görülmemişti. Adeta kamuoyu kustu bu konudaki bilgi karmaşası ve kirliliğinden. Her yerde başka yazıyordu. Her kanal başka bir iddia ile geliyordu.
Neler olmadı ki:
- Mehmet Topuz Beşiktaş’ta.
- Mehmet Topuz Fenerbahçe’de.
- Mehmet siyah beyazlı formayı giydi.
- Kayserispor Mehmet’i Beşiktaş’a vermeyeceğini söyledi.
- Kayserispor başkanı, Demirören’in kendisini önceden aradığını söyledi, aramadığını da söyledi.
- İbre Fenerbahçe’ye döndü.
- Mehmet ısrarla Beşiktaş dedi.
- Mehmet Fenerbahçe’ye imza attı.
Bu kargaşanın içinde en masum Mehmet Topuz’du bana göre. ancak o da cahilliğinin bedelini ödedi. Geçen sezon iyi niyet gösterip sözleşmesini uzatmasa şimdi Kayserispor’a para kazandırmadan gidecekti ama o vefa borcuna sadık kalmak için böyle bir yol seçti. Vefanın İstanbul’da bir semt olduğunu, Kadıköy’ün de aynı kategoriye girebileceğini söyleyense Hurma ve Mamur oldu. ayrıca talibin yok diyip futbolcuyu kandırmalar, sen git kulüp bul getir biz anlaşalım diyip sonra futbolcuyla görüşmenin etikliğinden bahsetmeler hiç olmadı. Bir de o bağ evindeki toplantı olayı var. Burada açık seçik sekilde mafya olduğu bilinen Mete Eke’nin, belediye başkanının, valinin, jandarma komutanının, milletvekillerinin ne işi var o toplantıda? Neden ısrarla Beşiktaş diyen Mehmet’i imalı bir şekilde tehdit ediyorlar? Bak ailenden çok kişi var Kayseri’de, işten çıkarılırlar, başlarıne her şey gelebilir vs söylemler neden? Kaptanlarına ayıp ettiler, sırf daha fazla para alabilmek için. Maddi anlamda kazançlı çıkmışlardır ancak uzun vadede kendilerine büyük zarar verdiler. Bu da zamanla görülecektir.
Beşiktaş cephesine baktığımızda ise futbolcu ile görüştü ancak resmi sitesinde anlaştık diye bir açıklama gelmedi. Sadece görüşmelerin başladığı borsaya bildirildi. Tabi ki transfer kurallarına uymak zorundalar ama bu konuda en masum kulüptür diyebiliriz. Bir yerden sonra olaydan sessizce çekilmeleri ise işin içinde birçok başka işin olduğu izlenimini güçlendiriyor.
Fenerbahçe ise etik bulmadığı rakibinin davranışlarının kat kat fazlasını sergileyerek yine etik(!) dersi vermiştir Türkiye’ye. Çifte kupa alan bir rakibinin, dünyaca ünlü bir teknik adam getiren diğer rakibinin başarılarını hazmedemeyip gündem değiştirmek yine tercih edilen yol olmuştur. Aziz Yıldırım’ın yanında Sedat Peker’in has adamlarından birisi ile Kayseri’ye gitmesi de düşündürücü. Ayrıca “ben oyuncunun ayağına gitmem” dedi Yıldırım, ayağına gitmesi bir yana şoförülüğünü de yaptı Mehmet’in. Peki neden yaptı? Çünkü hırs yaptı, çünkü 3 yıl üst üste şampiyonluk sözü verdi ve bu da her yolu mübah kılacağının ilk göstergesi oldu. Etik olma olayına gelince, yakın tarihten örnekler verelim. Fenerbahçe Bekir İrtegün ve Sercan Yıldırım ile, kulüplerinden önce görüşmüştür. Bekir transferinde, Gaziantep’in istediği parayı yüksek bulunca, bırakın oyuncu istediği kulüpte oynasın, futbolcu köle değildir tercihine saygı duyulmalı gibi açıklamaları bizzat sitesinden yapmıştır. Yani Fenerbahçe için doğru sabit değildir, doğru sadece kendi yaptığıdır.
Her şeyi ile mide bulandıran, yanlışlarla dolu birkaç gün yaşadık. Burada en hatalı taraf bence Kayseri, sonra Fenerbahçe, sonra Beşiktaş ve en son Mehmet.
Bir de kulüpler şunu unutmamalı; Mehmetler gelir geçer ama kulüpler kalıcıdır…
Sona Bir Kala
26 Mayıs 2009
Hasan Türk
Gerçekten farklı seyir eden bir sezonun son haftasına giriyoruz. Üç takım şampiyonluk ve Şampiyonlar Ligi vizesini, arkalarındaki üç takım da UEFA vizesini kovalıyor. Alt sıralarda ise düşmeme telaşı hakim. Bu hafta itibarı ile dört takımdan oluşuyor düşme hattı.
Haftanın en mühim maçı İnönü’deydi kuşkusuz. Bir tarafta şampiyonluğun en güçlü adayı Kartal, diğer tarafta UEFA hesapları yapan Galatasaray vardı. Yükte hafif, pahada ağır ligimizin kargaşalı geçmesi muhtemel derbi maçına onca parayı bayılan taraftar da keyifli ve kendi takımının kazanacağı bir maç bekliyordu, “Madem müşteriyiz, ederini alalım” mantığı ile. Hocalar için de bir prestij mücadelesiydi sahadaki; Mustafa Hoca derbi galibiyetli bir şampiyonluk için, Bülent Hoca ise zedelenen itibarını kurtarmak için mücadele verecekti.
İlk kupayı alan moralli Beşiktaş, bütünleşmiş bir görüntü verdi maç öncesi. Tribüne çağrılan her oyuncu, tüm takım ile tribüne gidip yumruk şovunu gerçekleştiriyordu. Maçla birlikte Beşiktaşlı oyuncuların yarış stresi de başladı. Ancak bu kez Fenerbahçe maçındaki kadar acemi değillerdi. Galatasaray ise ayağa oynuyor, oyunu geride kabul eden Beşiktaş karşısında boşluklar arıyordu. İyi organize oldu sarı kırmızılılar. Beşiktaş ise kaptığı toplarla hızlı çıkıp özellikle Holosko’yu aralara sokmak ve gol bulmak niyetinde idi. Ama bir sağ kanada bir ileriye giden Holosko kafa karışıklığından olacak, adeti olan dağınıklığı tekrar sergiledi ve pek de verimli olamadı. Beşiktaş’ın en büyük avantajı, Galatasaray’a zirve yarışını kaybettiren zayıf savunmasıydı. Galatasaray pek çok kere etkili geldi ama son vuruşlarda beceriksiz davrandılar. Beşiktaş ise hızlı çıkışlar ile büyük tehlikeler yarattı. Beyhude gelişen atakların ardından bir duran top ve ters vuruş ile öne geçti siyah beyazlılar. İnönü bayram yeri gibiydi!
İkinci yarı tekrar bağlanmış gibiydi Beşiktaşlıların ayakları. Galatasaray golü bulana kadar da çözülmedi. Kewell ustaca gördü köşeyi, skor 1-1 oldu. Golün hazırlanışı da futbolun güzelliklerine ekledi kendisini. Rüştü’nün sakatlandığını sanıp (ben topu taca vurduğu için bahane olarak sakatlık numarası yaptığını düşünüyorum) Üzülmez’e topu dışarı atmasını söylediği pozisyonda Emre Aşık da Rüştü’yü dinlemeyince koca Yusuf attı golünü. Ummadık taş misali Beşiktaş’ı şampiyonluğa taşıyacak Yusuf. Rüştü’ye kalsaydı gol olmayacaktı ama Deli laftan anlar mı? Rüştü de kendini Arda’nın korneri ve birkaç karşı karşıya pozisyonu başarı ile savuşturarak affettirdi. Türk futbolunun gelmiş geçmiş en iyi kalecisidir kendisi ama Oscar Cordoba’nın onda biri top kullanma yeteneği de mi olmaz be kardeşim?
Hakem tam Kamil’di ve birçok yanlış karara adını yazdırdı. Denizli’de olmayı sonuna kadar hak eden Yusuf’a bırakın haklı penaltısını vermeyi, sarı kart ile de haksızlığın karalını yaptı. Ama bu adam hak etmiyordu bunu. Bu yaşına kadar başarıyı kendinden, kendini de Türk futbolseveninden esirmeiş, ancak son demlerinde akıllanmış ve büyük işler yapmış adamın son doksan dakikasını çalmayacaksın… Şimdi merak ediyorum, yurt dışındaki örnekleri gibi, federasyon Yusuf’un cezasını kaldırır mı acaba?
Birkaç cümle de Sabri’ye; bu çocuk futbola ihanet ediyor. Galatasaraylı taraftarlar artık tepki koymalı Sabri’ye. Herhangi bir taraf olmayan, futbol aşığı insanlar bu adamdan nefret ediyorsa burada bir düşünmek gerekir.
Stresli ve bol hareketli geçen maçı Beşiktaş kazandı ve son doksan dakikayı beklemeye koyuldu. Sivas ve Trabzon takibe devam dedi. UEFA mücadelesi ise Galatasaray’ın lehine görünüyor ama son hafta hem Fenerbahçe hem Galatasaray yenilir, Bursa yenerse Bursa gidecek UEFA’ya. Aşağıda Konya ateşin içinde, Antalya, Denizli ve Gençler de etrafında. Son yılların en keyifli sezonunda, sona bir kaldı.
İşte Süper Lig Bu!
22 Nisan 2009
Serkan Şahin
Ezeli diyemeyeceğimiz, takımlar arasındaki anlaşmazlıklar sonucu yaklaşık 10 senedir derbi havasına bürünen bir maçı daha geride bıraktık. Aslında arada gerginlikler olmasa, Bursaspor taraftarları İnönü’de, Beşiktaş’ın taraftarları da Atatürk Stadı’nda İstiklal marşına eşlik edebilseler ezeli olmayan bu mücadeleyi ebedi kılabilirler. Son yıllarda güzel futbolun ve mücadele örneğinin eksikliğini hissettiğimiz derbi maçlara göre hakikaten tempolu, hırslı, çekişmeli bir maç oldu ve hızlı atağa çıkan takımların golü bulma yetenekleri de olsa gerçekten Rıdvan Dilmen’in dediği gibi premier lig maçı gibiydi.
Günümüz futbolunda beklerin önemi o kadar çok arttı ki, artık takımlar oyunlarını adeta sağ veya sol taraflardan kurmaya başladılar. Beklerin görevi artık ceza sahasına orta yapmak için atak bindirmeleri yapmakla birlikte sağ ve sol taraflarda defansif orta saha gibi oynamak oldu. Öncüsü olarak Barcelona’yı gösterebileceğimiz bu yeni sistemin Türkiye’deki ilk örneği, Fenerbahçe’nin sol kanadında çoğu kimsenin beğenmediği Ümit Özat olurken, onun gitmesiyle birlikte Fenerbahçe’yi durdurma isteği olan takımların ilk yaptıkları şey Gökhan Gönül ve Roberto Carlos’un önlerini kapatmaya çalışmak olmuştu ve bunu başardıklarında da Fenerbahçe’nin topu orta sahayı geçirmekte zorlandığı ve ceza sahasına orta sayısının çok az olduğunu görüyoruz. Bunun Beşiktaş-Bursaspor maçıyla ilgisi ise Bursaspor’un da aynı taktiği Beşiktaş’a uygulamasıdır. Evet çoğu kişi İbrahim Üzülmez’i beğenmeyebilir, “daha bir ortasını göremedik be abi?” diyebilir hatta Beşiktaş kötü oynadığında ilk suçlu olarak onu gösterebilir ama önceki maçları izlenildiğinde onun önemi bence çok iyi anlaşılıyor. Ertuğrul Sağlam eski oyuncusunun karşısına neredeyse 3 oyuncu koydu. Ali Tandoğan savunmanın sağında oynarken, Veli Acar sağ açık görevini üstleniyor, sürekli gezinen Volkan Şen’in en uğrak durağı da yine Bursapor’un sağ kanadı oluyordu. Ve Bursaspor o kanatta savunma yapmanın aksine atak yapmak için o kanadı o kadar çok kullandı ki İbrahim Üzülmez sadece 2 kez çıkabildi ileriye. Birinde Ekrem Dağ’a alda at derken ikincisinde de herkesi de şaşırtarak sol çaprazdan yarım vole vuruşu yapıyordu.
Bence ilk yarıda Beşiktaş’ın Bursaspor kalesine çok az gidebilmesinin nedeni savunmasında topu ileriye taşıyamaması ve Nobre gibi ileride çok iyi pres yapan forvetinden yoksun olmasıydı. İlk yarı çok iyi paslaşan, çok iyi pres yapan Bursaspor’u ikinci yarıda göremedik maalesef. Baktığımız da Ertuğrul hocanın takımı Veli, Volkan, Rock, Romachenko gibi teknik oyuncular barındırıyor ama orta kısımda, sahip oldukları top sayısı kadar faul yapan ikilisi Mustafa Sarp ve Kirita’nın birinden vazgeçmesi lazım. Yoksa zaten bu sertlikle oynamaya devam ettiklerinde cezalardan dolayı çok az maçı yan yana oynayabilirler.
10 kişi oynayan Beşiktaş ikinci yarı çok özlediği liderlik için çok bastırdı ama top bir türlü o malum çizgiyi geçmedi. Son dakikada Bobo’nun kafa vuruşu gol olsa öyle tahmin ediyorum ki takımlarının artık şampiyonluğa çok yakın olmalarından dolayı eskisi gibi her daim tezahürat etmek yerine arada sırada kaytarıp maçın heyecanına kendini kaptırtan, maçı izleyen Beşiktaş taraftarı o stattan şampiyon nidalarıyla ayrılacaktı. Ama yine de 10 kişi kalmasına rağmen böyle cesurca atak yapan takımlarını, İbrahim Toraman’ın eksikliğini kapatmak için çok koşmaya çalışan futbolcularını alkışlamayı bildiler. Maç bu şekilde başladığı gibi bitince de iki takım da 1 puana razı olmak zorunda kaldı.
Maçta ilk yarı gerçekten çok mücadeleci bir futbol vardı.4-5 futbolcunun topu kapmak için 10 metrekarelik alanlarda ki mücadelelerine o kadar çok şahit olduk ki böyle güzel maçları izlemek için yayıncı kuruluşun 77. kanalı yerine 78. kanalını açmaktan bıktığımızı ve ülkemizde böyle maçları nasıl özlediğimizi anlamış bulunduk. Yıllar önce Murat Kosova’nın söylediği ‘İşte Premier Lig bu!’ sözünü, o sözü söyleyiş anındaki heyecanı artık biz de Melih Şendil, Melih Gümüşbıçak gibi yayıncı kuruluş spikerlerinden ‘İşte Süper Lig bu!’ şeklinde duymak istiyoruz. Ne dersiniz çok mu şey istiyoruz?
Sol Açıktan Muhteşem Bir Kroşe
22 Nisan 2009
Numan Alper Şahin
Birkaç sakin geçen derbiden sonra yine yeşillendi çim sahalar. Aslında biraz mantıklı düşününce zaten hep yeşildi çim sahalar. Tabii zeminden bahsetmiyoruz. Öyle ki artık altı yaşındaki çocuk bile farkındaki Türkiye’de futbol yeşil görünümlü patates tarlalarında oynanıyor.
Kavgalı Galatasaray- Fenerbahçe derbisine bir de Adnan Polat’ın tuz, biber açıklamaları eklenince hepimiz yaşadığımız ülkenin bir kez daha farkına vardık. Türkiye’de futbol hiçbir zaman futbol olmamıştır! Burada sorun maçın kavgayla bitmesi değil. Nitekim “show business” kısmı ön plana çıkan NBA’de bile kavgalar oluyor. Sorun federasyonumuzun etkisizliği.
Gelen cezalar kesinlikle caydırıcı cezalar değiller. Olaya karışan her oyuncuya en az 10′ar maç ceza verilse yine caydırıcı olmazlardı. Bu tarz cezalar sadece seyirciyi cezalandırıyor çünkü. Futbolcular öyle cezalar almalılar ki hem seyirci onların futbolundan mahrum kalmamalı hem futbolcular hatalarının farkına varmalılar. Böylece futbola ceza vermiş olmaz federasyon. Zaten bir kulüp başkanı çıkıp sorunsuz yönetilen bir maçtan sonra tezgâhtan bahsedebiliyorsa o ülkede kimse beni ne federasyonun olduğuna inandırabilir ne de futbolun.
Adnan Polat’tan bahsetmeyeceğim yazımda. Futbolu takip eden herkes Polat’ın bu çıkışları hep yaptığının farkındadır. Bahsetmek istediğim asıl şey çocuklara rol-model olan futbolcuların daha dikkatli davranmaları gerektiği. Artık arkasında futbolcu ismi olmayan forma çok az görür olduk. Eğer forma sarı-kırmızı ise bu isim çoğunlukla Arda, sarı-lacivert ise de Semih oluyor. Bu iki oyuncunun sahada en çok konuşulan olayı yumrukları olunca da ertesi gün okulda sarı paydada buluşup kırmızı ve lacivert diye ayrılan çocukların yaptığı şey yumruklaşma oluyor. Futbolda “Hani bana… Hani bana…” demekten öteye gidemiyor. Keşke iki futbolcu ortak basın toplantısı düzenleyip yaptıklarının ne kadar yanlış olduğunu, futbola ihanet ettiklerini söyleyebilselerdi maçtan hemen sonra. Belki o zaman gelecekte çok daha iyi şeylerden konuşabilecektik. Şimdi gelen cezalar açıkçası gelecekte yaşanacak olayları engelleyebilecek nitelikte değil.
Her şeye rağmen her hafta sonu futboldan başka şeylerin daha çok gündeme çıktığı “Süper Futbol(!)” ligimiz devam ediyor. Nisan ayının ortalarındayız ve maaşlarını alan memurlar çocuklarına Arda, Semih, Holosko formaları hediye ediyorlar. Umarım bir gün sahadaki oyuncular okul çağındaki çocuklara futbolcu olmaktan çok daha fazla şey ifade ettiklerinin farkına varırlar. O zaman formaların arkalarındaki isimler çok daha anlamlı olacaktır.
Ruhlarınız şad olsun Baba Hakkı, Taçsız Kral Metin Oktay… İyi ki sahadaydınız Şifolar, Ergun Pembeler, Oğuzlar, Aykutlar…
Miili Takım, Sabri ve Diğerleri
22 Nisan 2009
Numan Alper Şahin
Galatasaray’a yıllarını vermiş, takımın unutulmaz beklerinden Hakan Ünsal, Sabri’den yakınmışsa ortada yanlış bir şeyler var demektir Sabri için.
Tribünler iyice zıvanadan çıkıp maçolaştıkça artık sahadaki oyuncuların da kendilerinden olmasını istiyorlar. Kimi futbolcular profesyonelliklerini bilerek bu tuzağa düşmezlerken kimileri bilerek ya da bilmeyerek kendilerini sonradan pişman olacakları yerde buluyorlar. Sabri’de maalesef bu oyunculardan biri oldu.
Ülke koşullarını düşününce Sabri belki de bu ülkenin en sevilen oyuncusu olabilirdi. Samimiyeti ile, kendini parçalaması ile, dağlara taşlara giden ortalarına rağmen kritik anlarda yaptığı sürpriz tam on ikiden ortaları ile… Çünkü bu ülke ne olursa olsun samimi olanı ve çile çekeni sever. Sabri sahada çile çeken bir adam. Tip olarak da yurdun herhangi köşesindeki bir yakın dost gibi. Fakat maç içerisindeki hatalarını tribünlere oynayarak kapatmaya çalışıyor sanki. Aslında politikacı olsa son seçimlerde gayet sağlam oy alabilirdi bu hamleleriyle. Düşman yaratma işinde çok usta çünkü Sabri. Kural basit; hırslan, bir düşman bul, üstüne oyna, tribünleri yanına çek! Peki ya futbol? Futbol: ne de uzak bir kelime ligimiz için.
Bir yandan da Sabri’yi eleştiremiyorum. İronik bir şekilde “Futbol” Ligimize baktığımız zaman futbolumuzu çok ihmal ettiğimizi anlayacağız. Sitelerin, gazetelerin, televizyon programlarının ana konuları yöneticilerin açıklamalarıyla dolu. Bu ortamda Sabri’ye de kızmamak lazım. Sabri de bu ülkede futbolla gündeme gelinmeyeceğini çok iyi biliyor. Yaptığı hareketlerle de kendisini sürekli gündemde tutuyor. Herkesin on beş dakikalığına meşhur olabileceği bu çağımızda bunları yaptığı için Sabri’yi hoş karşılamamız lazım belki de.
Sabri’nin yaptığı yanlışları görmemesinde ki en büyük etkenlerden biri de sürekli milli takıma çağrılışı olabilir. Dikkat edildiğinde milli takımdaki oyuncularda büyük bir rahatlık sezinliyoruz. Birçoğu futbol dışı hareketleriyle gündeme sürekli düşüyorlar. Kendilerini antik çağlardaki savaşçılar gibi görüyorlar belki de. Sanki “futbol üstüler” bu ülkede. Sabri de ne olursa olsun milli takımda yer bulacağının farkında. Aslında milli formayı taşımanın yükünü omuzlarında hissedip erken olgunlaşacağı yerde mahallenin ağabeyi gibi duruyor maçlarda. Milli takımın gündeme futbollarından başka sebeplerle gündeme gelen diğer oyuncuları gibi Sabri’nin hareketlerinin altında yatan neden de aynı; hepsi bir şekilde kendilerine duydukları aşırı güvenleri yansıtıyorlar.
Kocaelispor Türkiye’dir!
31 Mart 2009
Numan Alper Şahin
Parmağımızın boyanmadığı bir seçimi geride bırakmışken ve kim kimin oyundan ne kadar almış tartışmalarının ekseninde Türk halkı analiz edilirken niye takımlarımızı da lig performanslarına göre nitelendirmeyelim diye düşündüm. Aklıma Galatasaray Spor Kulübünün basın bildirisinde kurduğu “Galatasaray Türkiye’dir” cümlesi geldi. Sahi en çok hangi takım Türkiye’dir?
Şimdi doğal olarak Beşiktaşlılar armalarında bulunan Türk bayrağından mevzuya girecekler, Fenerbahçeliler İslam Çupi’nin yazısına atıfta bulunacaklar, Galatasaraylılar “Bizim kupalarımız var oluuum” diyerek tartışmada kendilerine yer edinecekler. Bana göre ise bu sezonki performansıyla Türkiye olmayı hak eden kesinlikle Kocaelispor‘dur.

Bu sene diyorum çünkü “Süper(?)” ligimizde her sene bu tanım kolaylıkla değişmekte. Süper lige çıkıp taraftarlarını memnun eden kimi Anadolu kulüpleri son haftalara kadar süper ligi bir sayfiye yeri olarak görmekteler maalesef. Son haftalarda ise artık düşeceklerini anlayıp sınavdan önceki son gece sabahlayan öğrenci gibi aşka gelmekteler.
Kocaelispor bu sene bu tanıma mükemmel bir örnek oluşturmakta. Süper lige çıkmalarına en çok sevinen kişilerden biri bendim. Bu yüzden yaz kamplarında oynadıkları maçlara kadar takip ettim körfez ekibini. Beni hayal kırıklığına uğratan maçları Beşiktaş ile oynayıp dört gol yiyerek mağlup oldukları maçtı. Hazırlık kamplarında iyi futbol beklenmez. Önemli olan şablonu oturtabilmektir. Bu yüzden oyun ve skor pek önemli değildir. O maçta da Beşiktaş hiç oynamadan 4-0 yenmişti Kocaelispor’u. İşte bu tehlike çanlarını çaldıran maçtı.
Lige de iyi başlayamayınca Kocaelispor bir önceki sezon emeklerine yazık etmiş gibi göründü. Ajda Pekkan’ın da dediği gibi “kimler geldi, kimler geçti” Kocaelispor’dan bir sezon içerisinde. Hatta gol olur Rıdvan hoca bile “Hacettepe mücadele verir ama Kocaelispor moral olarak çöktü, dayanamazlar” dedi. Fakat Kocaelispor son haftalara girilirken en yakın arkadaşlarından sınava hangi konuların dâhil olduğu öğrendi, kahvesini yaptı, masasına kuruldu ve çalışmaya başladı. Şu sıralar iyi de gidiyorlar. Bana göre düşmeme konusunda rakiplerinden daha şanslılar. Umarım da düşmezler.

Şimdi Galatasaray Spor Kulübünün iddiasını yeniden ele alalım. Yumurta kapıya dayanmadan harekete geçmeyen Kocaelispor mu bizi daha çok yansıtıyor yoksa diğerleri mi?
Not: Bu yazı da bir sabahlama sonrası yazılmıştır.

