BİR TUTKU: FUTBOL | Taraftar Dergi



Dünya Kupası’nda Bir Başka Rekabet

06 Temmuz 2010

Mert Güvenç  

İlk defa 1998 ‘de Fransa’daki Dünya Kupası’nda gündeme gelmişti rekabetin markalar boyutu. Finalde adidas’ın Fransa’sı ile Nike’ın Brezilya’sı sahada karşılaşırken; sporun iki dev markası da dünyanın her yerinde futbol pazarının ticari liderliği için savaşıyordu. Nike’ın o dönemki en büyük yıldızı Ronaldo, finalden önce hasta olduğu halde, sponsorunun bu maçta oynaması yönünde hem Brezilya Federasyonu’na hem de kendisine baskı yapması sonucu ilk 11’de sahaya çıkmıştı. Ronaldo maç boyunca hiçbir varlık gösterememiş ve Nike’ın Brezilya’sı adidas’ın Fransa’sına 3-1 kaybetmişti. adidas, bu galibiyetin sonrasında maç skorunda Fransa’nın bulduğu 3 golü kendi logosundaki 3 banta atıfta bulunarak kullanmıştı.

Sonraki turnuvalarda hangi markanın kaç takım giydirdiği, hangi yıldızın hangi markanın temsilciliğini yaptığı, çekilen reklam filmleri ile Dünya Kupası rekabeti markalar arasında da yaşatıldı.

2010 FIFA Dünya Kupası için de spor malzemesi üreticileri ve tüm sponsorlar yoğun bir hazırlık dönemi geçirdi. Tüm iletişim planları kupanın üzerine yapıldı. Yeni ürünler geliştirildi ve bunların lansmanları Dünya Kupası’nda yapıldı.

Spor malzemeleri pazarının önde gelen aktörleri Nike, adidas ve Puma için yarış, daha kupadan 1 – 2 yıl öncesinden itibaren, kupaya katılma ihtimali yüksek olan takımlarla sözleşme imzalayarak, Güney Afrika’ya katılacak 32 takımdan en çok sayıda takımı giydirme yönünde başladı.

Kupaya katılan 32 takımdan 10’u Nike; 12’si adidas; 7’si Puma; 1’i Brooks, 1’Joma, 1’i de Astore marka formalarla sahaya çıktılar.

Nike’ın şampiyonları Brezilya, Hollanda, Portekiz iken kahramanları ise Cristiano Ronaldo, Wayne Rooney, Robinho idi;

adidas’ın ağır topları ise İspanya, Almanya ve Arjantin’di ; ikonları ise Messi ve David Villa…

Puma ise İtalya ve Uruguay’ın yanına Afrika takımlarını eklemiş; bayrağı da Eto’o ve Anelka’ya teslim etmişti.

Gruplar bittikten sonra çeyrek finalde aşağıdaki tablo çıkmıştı karşımıza;

Yarı finale geldiğimiz bugünde geriye kalan 4 takımdan İspanya ve Almanya adidas; Uruguay Puma ve Hollanda da Nike ile mücadele ediyor.

Yani, adidas şimdiden finale adını yazdırdı, rakibini bekliyor.

Küçük kardeş Puma mı, ezeli rakip Nike mı?

  • Paylaş/Kaydet

Afrika Ateşi: 2010 Dünya Kupası Başlıyor!

09 Haziran 2010

Hasan Türk  

Futbol şölenine sayılı günler kaldı. O birkaç gün geçmek bilmese de kupanın yapılacağı bir aylık süre damağımızda birbirinden farklı ülkelerin, farklı futbol sanatçılarının tatlarını bırakarak çabucak geçecektir. Çalışanlar işini gücünü, eşi ve çocuğu futbol sevmeyenler eşini çocuğunu, aylaklar da aylaklığı bırakacak; televizyon başında bu şölene ortak olacak.

Biz orada olmayacağımızdan, herbirimiz en az bir takımı destekleyecek ve gönlünün şampiyonu ile hop oturup hop kalkacak. Brezilyacılar bolca olacaktır örneğin. Onca başarı belki önemsiz ancak yıllar yılı, kupalar boyu sundukları görsel ziyafetlerin tabi sonucudur bu. Aynı kategoriden, total futbolun temsilcileri, portakal renkli Hollandalılar da çok sayıda destekçi bulacaktır ülkemizden. Arjantin’i de es geçmemeli. Sırf Messiseverler birleşse, Brezilyacılarla başabaş bir iddialaşma çıkar ortaya. Son yılların “gözlerimizdeki pası silicisi” İspanya’nın da aşağı kalır yanı olmayacaktır.

Messiseverler dedik ya, Messisavarları da unutmamalı. Arjantin’in rakibi olan takımların defans oyuncuları, öncelikli olarak Messisavarlığı görev edineceklerdir kendilerine. Lakin Xavi ve Iniesta gibi iki süper gücü de arkasında arayacaktır Leo Messi. Arjantin’in hücum alternatifleri o kadar zengin ki; Messi, Agüero, Higuain, Tevez, Milito ve Palermo altılısı herhangi iki takımın hücum gücünün dahi çok fazlası. Orta sahasının performansı, Arjantin’in kupayauzanma şansını belirleyecektir. Çünkü defanshattı da gayet kaliteli; Samuel, Demichelis, Heinze, Burdisso gibi kaliteli defans oyuncuları mevcut.

Brezilya’ya baktığımızda ise bilinenin dışında bir ekip görüyoruz. Estetik ve hücumcu yönü biraz köreltip daha kontrollü bir oyun tarzına dönüş yaptı Dunga. Yeni sistem taraftarlardan ve dünya genelindeki Brezilya sempatizanlarında tepki toplasa da işler iyi gittiği sürece Dunga’nın başı ağrımayacaktır. Sisteminin omurasını Lucio, Maicon/Alves, Gilberto Silva, Kaka, Baptista gibi oyuncular oluşturuyor. Önceki kadrolarda Bebeto, Romario, Ronaldo, Rivaldo, Ronaldinho, Adriano gibi hücumcuları ile ön plana çıkan Brezilya’da bu yaz takımın geneli ve oynanan kontrollü futbol konuşulacak. Ayrıca kalesi de sağlam Brezilya’nın; Julio Cesar Inter’de kendini fazlasıyla ispat etti.

Bana göre kupanın en büyük favorisi son Avrupa şampiyonu İspanya. Bir kere oturmuş bir sisteme ve kadro yapısına sahipler. Aragones’ten sonra gelen Del Bosque, tıkır tıkır işleyen dişlilere dokunmadı ve gerekli yerlere ufak değişiklikler yaparak takımın havasını devam ettirdi. Bunun sonucunda da İspanya grup maçlarının tümüü kazanarak futbolseverleri şaşırtmadı. İspanya’nın her bölgesinde kaliteli oyuncular var ve oturmuş sistem de cabası. Öne çıkan isimler Tores, Villa, Iniesta, Xavi, Silva, Alonso, Piquet ve Casillas. Biraz daha kassak tüm takımı sayacaktık.

Rooney’li İngiltere ise uzun yıllardır ciddi başarı elde edemedikleri dünya kupalarıda bu kez şeytanın bacağını kırmayı umut ediyor. Hocaları Capello da takımına ve sistemine güveniyor. Almanya ise favori olarak gösterilmediği bir diğer turnuvada başarılı olmanın hesaplarını yapıyor. Ballack’ın sakatlığı canlarını sıksa da yi e kötü çeyrek final oynayacaklardır. Hollanda ise güzel futbol izlemek isteyenlerin adresi olacaktır. Robben’in sakatlığı ise hiç olmadı doğrusu.

İtalya, Fransa, Fildişi, Portekiz ve Nijerya da turnuvada dikkate alınması gereken takımlar ve bu takımlara da ilerleyen yazılarımızda değineceğiz. Afrika ateşi yanmaya devam ettikçe biz de başında olacak ve değerlendirmelerimizle bu heyecana ortak olacağız. Artık herkes gibi ilk maçın düdüğünü bekliyoruz.

  • Paylaş/Kaydet

Fifa, Championship ve Football Manager Değerlendirmesi

16 Nisan 2010

Alican Kutlu  

EA Sports’un 2007, Sega ve Eidos firmalarının 2009 yılında çıkardıkları üç simülasyon oyununu incelemeye geçmeden önce uzun bir geçmişe dayanan menajerlik dünyasında yeni olduğumu belirtmeliyim. Dolayısıyla sözü edilen oyunların kendi içlerinde kat ettikleri mesafeden bihaberim.

İlk değerlendireceğim oyun Fifa Manager 2008. Fifa’yla başlayan münasebetim tesadüf eseridir. Bir süredir kulağıma çalınan “fm efsanesi”, bu oyunu kısaltması itibariyle bilindik fm sanmam üzere almamla son bulmuştur nezdimde.

Ne yazık ki Fifa Manager’ın Football Manager olmadığını anlamam çok sürmedi. Çünkü kendimi bir antrenör gibi değil de evcilik oynar gibi hissediyordum. Kazandığım parayla türlü çeşitte ev ve hundayi marka araba alabiliyor, oturmadığım evi kiraya verebiliyor, başkanla iyi geçinmek için golf öğrenebiliyor, hatta evlenip çocuk sahibi olabiliyordum. Daha kötüsü oyunun bu yönünü boşvermek kariyerimi olumsuz etkiliyordu. Evciliğin tek iyi tarafı, kazandığınız parayla ileride çalıştırdığınız klubü satın alabiliyor oluşunuz.

Oyunun antrenörlük tarafına gelirsek. Ayrıntı içinde boğuluyorsunuz. Kamp yapacağınız yeri dahi siz seçiyorsunuz. Şöyle ki, Fransa’da yapacağınız kamp oyuncularınızı taktik yönden geliştirirken Dubai’yi seçmek morallerine iyi geliyor. Fakat sık kamp yapmak oyuncuları ailelerinden uzak kaldıkları gerekçesiyle üstünüze yürütüyor.

Kısıtlı antrenman yönetimi gençleri yoğurmanızı engelliyor. Ama klübünüzün finansal yönetimi tamamiyle sizin ellerinizde. Stat ve alt yapı binalarını sanki müteahhitsinizcesine düzenleyebiliyorsunuz. Stat çevresindeki arsaları ve gayrimenkulleri satın alabiliyorsunuz. Ama yılbaşı kutlamalarını unutmanız futbolcularınızı küstürebiliyor!

Maç motoruna gelirsek. Başlangıçta üç boyutlu müsabakaları izlemekten keyif aldıysam da sonraları gollerin genellikle birkaç şekilde gelişmesi ne de olsa fifa dedirtti.

Oyunun fark yaratan tek özelliği, takımınızdaki herhangi bir topçuyu seçerek sahaya çıkabilmeniz, yani oyuncu-antrenörlük seçeneği. Ama maç motorunun çok hızlı olması bu artıyı eksiltiyor.

İkinci oynadığım oyun Championship Manager 2010 idi. Kutusu, yüzde yüz Türkçe desteğiyle raftaki yerini almıştı. 25 liralık fiyatı denemeye değer dedirtti. Kurdum, başladım.

Oyun gerçektende Türkiye Türkçesiyle çevrilmiş. Takım üzerindeki hakimiyetiniz had safhada. Çalışmalar ayrıntılı. Ve çok önemli bir özellik: Çalışmaları üç boyutlu izleyebiliyorsunuz. Diyelim ki bir öğrencinizin hızını arttırmak istiyorsunuz. Takımdan bu konuda iyi bir ya da istediğiniz sayıda oyuncuyla beraber öğrencinize depar attırabiliyorsunuz. Ya da bir çok varyasyonla şut, orta ve bitiricilik çalıştırması yaptırabiliyorsunuz takımınıza. Bunlar bireysel gelişmeyi tetikleyen çalışmalar. Ayrıca maçlarda uygulanmak üzere duran top çalışmaları yaptırabiliyorsunuz takımınıza. Kimin nerede duracağını, kimin kaçıp, kimin vuracağını belirleyebiliyor, uygulanışını izleyebiliyor, aldığınız sonuca göre değiştirebiliyor ya da maçta uygulanmasını onaylayabiliyorsunuz.

Oyuncu özelliklerinin en gözde menajerlik oyunu durumundaki “football manager”daki gibi 20 üzerinden değil de 100 üzerinden önünüze gelmesi transferde ince eleyip seyrek dokumanızın önüne geçiyor.

Ayrıca oyuncu araması gerçeğe en yakın oyun CM 2010 olmuş. Öyle football manager’daki gibi özellik aralığını yazıp arattığınızda önünüze yüzlerce seçenek yığılmıyor. Bir dünya haritası var oyunda bölgelere ayrılmış. Her bölge hakkında bildiklerimiz farklılık arz ediyor. Öğrenmek için yatırımda bulunmamız gerekiyor. Yatıracağınız paranın karşılığı olacak bilgi yüzdesi de mantıklı. Örneğin Brezilya pazarına haftada 20 bin avro yatırmanızın karşılığı Estonya için 200 avro. Bu yatırımı yapmadan önce Brezilya liginde oynayan rastgele tıkladığınız bir adam hakkında bildikleriniz yüzde 10 ise, yatırımdan sonra yüzde 20’ye çıkıyor.

Ne var ki CM’nin eksileri artılarını gölgede bırakıyor. Öncelikle 3D maç motoru fazlasıyla acemi olmuş. Oyuncu, arkasında kalan topu mıknatıs destekli poposuyla temas etmeden sürmeye devam edebiliyor. Fifa Manager’a göre daha heyecanlı geçen maçlar, Football Manager’ın aksine çok fazla sürpriz sonuca sahne oluyor. Sonucundan memnun olmadığınız maçı tekrarladığınızda farklı yitirdiğiniz bir maçtan çok aksi bir skorla ayrılabiliyorsunuz.

Ayrıca tatile çıkamamanız da çok garip, çoğu oyuncu hedefsiz kaldığı bir sezonu bir an önce bitirebilmek için tatile çıkar.

Championship’te gayet mantıklı sonuçlar aldığım ilk sezonumda Türkiye Kupasında, yarı finalde Giresunspor’dan iki maçta toplam altı gol yiyip elenmemle birlikte yeni menajerlik oyunu arayışım da başlamış oldu. Hasan – Baki işbirliğiyle sahip olduğum korsan Football Manager’ı değerlendirmeye transferlerle başlayacağım. Oyunun en mantıksız bulduğum yönü klüplerin transferlerde takındığı tutum. Eğer ben otuz yaşının üstünde, tanınmamış, klübü için fazla bir şey ifade etmeyen bir fubolcuya sırf adaşız diye talip olup, bonservis bedeline değerinin beş katını teklif ediyorsam araya Kayseri mafya hiyerarşisini sokmama gerek kalmamalıdır.

Ayrıca oyunda istikrar yakalamak çok güç. Bahsettiğim anlamsız zorluğun bir örneği de Ankaragücü’yle yaşadığım macera. İşsiz güçsüz kahvede otururken bir baktım Samet Aybaba kovulmuş. Vay, hem de Süperlig takımı-öncesinde ikinci ligde bilmem ne köy belediyesporu çalıştırmıştım- diyerek başkanım beni al dedim. Demez olaydım. Bir geldim baktım, ligde sonuncuyuzmuşuz. Uğraştım, didindim, olmadı. Sezonu on altıncı sırada tamamladık. Devre arasında geldiğim göz önünde tutulursa kızılacak bir durum değil.

Sonrasında, kadroyu hemen hemen koruyarak ve Fatih Tekke ile Amoah takviyeleriyle başladığım birinci ligde üst üste yenilgiler aldım. Benzer mantıksız şeyler farklı takımlarda çok kez yaşadım.

Oyun masasını fazlasıyla karışık buldum. Bütün bilgilerin aynı sayfada kareler içinde sunulması yerine menüler zenginleştirilebilirdi. Belki de ben çözemedim, ama bana gereğinden fazla zor bir oyunmuş gibi geldi football manager.

Championsip Manager 2011 eğer maç motorunu düzeltebilirse, Türkçe dil desteği de göz önünde tutulduğunda Football Manager’ın tahtına adaydır. Ben CM ile FM arasında PES ile Fifa arasındakine benzer bir rekabet öngörüyorum.

  • Paylaş/Kaydet

Beşiktaş Taraftarı Mastercard Reklamında

13 Nisan 2010

Haber Merkezi  

Barcelona- Arsenal maçının devre arasında, Sky Sports UK kanalında yayınlamışlar aşağıda görmüş olduğunuz reklam filmini. Mastercard’ın reklam sonundaki sloganı da çok hoş olmuş. Takım şu aralar ardı ardına aldığı beraberlikleri ile gündem dışı kalsa da taraftarı her daim gündemde, hem içerde hem dışarda.


@ Yahoo! Video
  • Paylaş/Kaydet

Yoruldum!

Carlos Alberto Tèvez, 1984 doğumlu… 1992 yılında başladığı futbol hayatını, 2001 yılında Boca Juniors’ta profesyonelliğe adım atarak sürdürdü. 2006 yılında West Ham United’a transfer olarak Premier Lig ile tanıştı. Bir sene sonra dünya devlerinde Manchester United formasını giymeye başladı. İki sene boyunca formasını giydiği Kırmızı Şeytanlar’la iki Premier Lig Şampiyonluğu ve bir Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu yaşadı; Dünya Kulüpler Şampiyonasını ve diğer birçok kupayı kazandı. Uluslararası arenada Arjantin Milli Takımı’yla 2004 Yaz Olimpiyatlarında Altın Madalya kazandı. Bireysel olarak sayısız ödül ve yılın futbolcusu ünvanının sahibi oldu.

Sezon başında adı Beşiktaş’la da anılan Tèvez, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamayla herkesi şaşırttı. 2010 Dünya Kupası’nın ardından futbolu bırakmay düşündüğünü dile getiren Tèvez kısaca yorulduğunu dile getirdi. Yıllardır futbolun içinde olduğunu ve büyük başarılar elde ettiğini, bu kadar başarının kendisi için yeterli oldğunu zira daha fazlası için kendisini ruhen bitkin hissetiğini söyledi. Ailesine daha fazla zaman ayırmak istediğini belirtti.

Carlos Alberto Tèvez… 1984 doğumlu… Yani 25 yaşında… Ve yorgun… Futboldan yorulmuş… Sıkılmış belki biraz… Çok yetenekli ve başarılı… Üstelik genç… Sadece 25 yaşında… Her takımın hayali bir futbolcu… Ama yorgun, bitkin ve sıkkın… Açıklamaları sanki futbol oynamaktan zevk almadığını söylüyor…

Peki acaba Tèvez nasıl oldu da bu kadar genç yaşta bu kadar yoruldu? En verimli döneminde en başarılı olduğu işi bırakıp gitmeyi ciddi ciddi düşünecek kadar ne yaşadı?

Futbol dediğimiz oyun öyle bir hale geldi ki kendisini var edenleri hırpalamaya başladı. Endüstriyel futbol adı altında bir oyun olmaktan çıktı, bir sektör olmaya başladı. İlk önce taraftarlar bu işten zevk almamaya başladılar ve bunu dile getirdiler. Bir keyifti eskiden futbol, bir yaşam biçimiydi, bir bakış açısıydı. Futbol asla sadece futbol değildi; hala da değil aslında. Ama artık futbolun kendisinden dallanan budaklanan eksenleri keyif endeksli değil, kazanma endeksli. Daha çok kupa, daha çok para, daha büyük stadlar, daha çok kupa, daha çok para… Futbol artık sadece futbol değil, aynı zamanada para…

Bir çiftçiyi düşünün. Küçük bir kulübede yaşayan, iki çocuğu ve karısıyla mutlu bir hayat geçiren bir çiftçi… Haftasonları çalışmaz. Cuma akşamları çocuklarıyla birlikte verandada gitar çalıp şarkı söyler. Pazar günleri ise öğlene kadar uyumanın keyfini çıkartır. Çok kazanmaz. Ama kazandığı kendisine yeter. Çocuklarının büyüdüğünü görür gün be gün, karısıyla aynı yastığa baş koyar 17-18 yıl boyunca ve mutlu olur. Hayattan keyif alıyordur çünkü…

Bir başka çiftçiyi düşünün. Büyük bir çiftliğin ırgat başı konumuna kadar yükselmiş, görece geniş bir müstakil evde yaşayan bir çiftçi… Hafta içi sıkı çalışmak zorundadır, zira patron uzaktan uzağa takip eder işleri ve yolunda gitmeyen bir şey olduğu zaman kendisini sorumlu tutar. Haftasonları ise geçen hafta yapılan işlerle ilgili patronu bilgilendirir ve bir sonraki hafta yapılacak işlerle ilgili kendisinden direktifler alır. Adım adım tüm bahçeleri dolaşır, çalıştırdığı işçilerin söylenenleri birebir yerine getirip getirmediğini kontrol eder. Stoklarda eksik gübre olmaması için hergün sayım yaptırır ve denetler. Dolayısıyla akşamları eve geç gelir. Karısı geniş bir mutfağa sahiptir ancak akşam yemeklerini kocası eve gelmeden yemek zorundadırlar. Çoukları çiftliğin ağasının da desteğiyle özel okula giderler ama babalarını haftada bir kaç defadan fazla göremezler. Mutsuzdur ırgat başı… Tırnaklarıyla kazıya kazıya yükseldiği bu konumda 17-18 yıl çalışınca, sırtındaki yükten, patron baskısından, sürekli artan ve bitmek bilmeyen beklentilerden yorulur… Her şeyi bırakıp gitmek ister… Uzaklarda bir yerde küçük bir kulübede yaşamanın hayalini kurup durur…

Carlos Alberto Tèvez… 17-18 yıllık futbol hayatı boyunca tırnaklarıyla kazıyarak elde etteği başarıların mutluluğunu doyasıya yaşayamadan daha fazlası ve daha da fazlası beklendiği için kendisinden belki de, şu anda yorgun… Mutsuz…

Ve Arjantin’de, sokak aralarında, toz toprak içindeki mahallelerde, iki adet büyük taş ile kurdukları kalelerde arkadaşlarıyla yaptığı maçların özlemini duyuyor Tèvez, yemyeşil, özenle yetiştirilmiş, tonlarca para aktılmış, dünyanın en büyük stadyumlarına çıkınca, kendisini alkışlayan ama büyük beklentiler içinde olan onbinlerce insanı gördüğü zaman…

  • Paylaş/Kaydet

Takımlar ve Şehirleri: Ajax – Amsterdam

Takımlar ve Şehirleri yazı dizimizin ilk takımı ve şehri çocukluk yıllarımızın efsanevi takımlarından olan Ajax ve memleketi Amsterdam. Üzerinden kırmızı kalın şerit geçen beyaz forması ve atak oyunuyla mahallede teke tek turnuvalarda en gözde iki-üç takımdan birisiydi Ajax. Şimdilerde özellikle Avrupa’da eski günlerini aramakla meşgul ismini mitolojik bir savaşçıdan alan bu kulüp. Biraz tanıyalım Ajax’ı.

Kısaca Amsterdam:

Dünyanın ilk kapitalist ve gelişmiş ülkelerinden birisi olan Hollanda, çıkardığı özgürlükçü yasalarla ve “kırmızı sokaklarıyla” sık sık dünya gündemine gelen bir ülke. Belirli kafelerde marijuana kullanılabilen ve haşhaşlı kek yenilebilen, ötenazi (hastanın tedavisi olmayan durumlarda ölümü talep edebilmesi) hakkını ilk kabul eden ülke olarak da bilgi yarışmalarının sorularında karşımıza oldukça çok çıkar.

Amsterdam, çevresiyle beraber 1 milyonu aşan nüfusuyla Hollanda’nın en kalabalık şehridir. Hollanda’nın başkenti olmasına rağmen hükümeti bulundurmaz. Amstel Irmağı’nın yanına kurulmuştur ve kanallarıyla ünlüdür.

Kısaca Ajax

Kulüp1900 yılında kurulduktan sonra Ajax’ın “büyük takım” olmasını sağlayan Jack Reynolds olmuş. Jack Reynolds kulübün başında tam 35 sene kalmış ve herkesin bildiği Ajax’ın o muhteşem altyapısını oluşturmuş.

Ajax Avrupa arenasına ise 1961 yılında çıkmış ve ilk kupasını 1971 yılında kazanmış. 1971 yılından başlayarak art arda 3 kere Şampiyon Kulüpler Kupasını kazanan kulüp her zaman üst sıralarda olmaya alışık bir yapıya sahip.

Aslında Ajax’tan bahsediyorsak sözün çoğunu mutlaka Ajax’ın altyapısı almalı. Avrupa’nın en prestijli altyapılarından birisine sahip Ajax. Hollanda’nın dünya futboluna kazandırdığı birçok futbolcu Ajax’tan çıkma. Bizim kulüplerimizin aksine altyapısına çok değer veren Ajax, genç yetenekleri titizlikle seçiyor ve seçtiği onlarca futbolcudan ancak bir ya da iki tanesi A takıma kadar çıkabiliyor. Ajax altyapısı aynı A takım tarzında çalışıyor. Böylelikle A takıma çıkan oyuncular ayrıca sisteme alışmak durumunda kalmıyorlar. Kulübün ana taktiği ise günümüz Türk futbolundan oldukça uzak bir taktik: 4-3-3. Kulübün genel futbol felsefesi atak ağırlıklı göze hoş gelen futbol oynamak ve topu kendi yarı alanından olabildiğince uzakta tutmak. Ajax TIPS adını verdiği bir model geliştirmiş. Buna göre yetiştirdiği oyuncular tekniğe sahip(Teknique), ön görüsü olan(Insight), kişilikli(Personality) ve hızlı(Speed) kişiler olmak zorunda. Ajax maçarını 1996’dan beri yaklaşık 52 bin kişilik Amsterdam Arena’da oynuyor.

Başarıları

Hollanda Ligi: (29) 1917/18, 1918/19, 1930/31, 1931/32, 1933/34, 1936/37, 1938/39, 1946/47, 1956/57, 1959/60, 1965/66, 1966/67, 1967/68, 1969/70, 1971/72, 1972/73, 1976/77, 1978/79, 1979/80, 1981/82, 1982/83, 1984/85, 1989/90, 1993/94, 1994/95, 1995/96, 1997/98, 2001/02, 2003/04
Hollanda Kupası: (17) 1916/1917, 1942/1943, 1960/1961, 1966/1967, 1969/1970, 1970/1971, 1971/1972, 1978/1979, 1982/1983, 1985/1986, 1986/1987, 1992/1993, 1997/1998, 1998/1999, 2001/2002, 2005/2006, 2006/2007
• Hollanda Süper Kupası: (7) 1992/1993, 1993/1994, 1994/1995, 2001/2002, 2004/2005, 2005/2006, 2006/2007
Şampiyonlar Ligi: (4) 1970/1971, 1971/1972, 1972/1973, 1994/1995.
Kıtalararası Kupa : (2) 1971/1972, 1994/1995
UEFA Kupası: (1) 1991/1992
Kupa Galipleri Kupası: (1) 1986/1987
UEFA Süper Kupa:  (3) 1971/1972, 1972/1973, 1994/1995

Daha fazla bilgi için:

http://tr.wikipedia.org/wiki/Ajax_Amsterdam

http://english.aja.nl/web/show

  • Paylaş/Kaydet

Futbolu Yaşayabilsek

01 Mart 2009

Hasan Türk  

Ayakta kalsa. Üç kişi müdahale etse, faul yapsalar “istemeden”. Ama o ayakta kalsa. Slalom yapar gibi geçse rakiplerini. Düşmeden. Ceza sahasında da devam etse, topu ayağından açınca da, süratle giderken de. Düşecekse bile, ceza sahasına kapak atma telaşında, hesabında olmasa.

Topu kapmak isteyen oyuncu top ile oynamaya gayret etse. Ucuz numaralar olmasa. Çekindiği golcüye sahada dayak atmasa. Sertliğin de tatlısı olsa. Hak eden, beceren, bildiği gibi oynasa.

Hücumsa hücum, savunma ise savunma, harbiden olsa taktikler. Presin tadına erişsek. Ara pasları olsa. Biz de kaçsak, kaçan futbolcu ile.

Kademeye girsek!

Topu çizgiden çıkarsak. Kendini sakatlama pahasına topa müdahale etse. Çıkarken bir alkış!

Vakit geçirmeseler. Kalan bir dakikada da bize futbol gösterseler. Kendileri keyif alsalar, biz de keyif alsak.

Kenarda, hocanın şovu olmasa. Televizyondan izleyenler maçı izleyebilse. Hoca kameraya oynamasa, sahadaki topçularını oynatmaya çalışsa.

Hakem sahiden de otorite olsa. Yapay bir otorite arayışına girmese. Kesmese oyunu sık sık. Oyuncuların yerine egolarını, sinirlerini bir kenara atsa. Adalet dağıtırken futbol oynatsa.

Tribünde güzel futbolu teşvik edici tezahüratlar olsa. Meksika dalgası, güzel futbola!

Futbol izlesek!

Futbol konuşabilsek!

Futbolu yaşayabilsek!

  • Paylaş/Kaydet

Nietzsche ile Futbol

01 Mart 2009

Hasan Türk  

Nietzsche ile konuştum. Bakmayın öyle, deli falan değilim. Bir futbol yazısı gibi durmuyor değil mi? Futbolun hayat olduğu ülkelerden birinde yaşıyoruz, çoğumuz da kanıksadı bu durumu. Hayatı kendi kutsal dili ile yorumlayan Nietzsche ile sohbet etme fikri de bu noktadan çıktı. Eminim ki bunu yapmamı çok isterdi Nietzsche de. Zaten bir yazarın eser bırakması, kendinden sonrakiler ile de sohbet etme gayesi taşımaz mı?

“Böyle Buyurdu Zerdüşt”te olacaktı buluşma. Öyle güzel bir fikirdi ki bu ben nezaman istersem dakikası dakikasına orada oluyordu Nietzsche. Önce selamlaştık Z. İle, samimi bir biçimde oldu ilk buluşma. Kimin nerede konuşacağı, kimin soracağı, kimin söyleyeceği belli değildi. Neyse, sohbete geçelim.

H: Taraftara ait bir dil olalım dedik azizim. Öyle bir ağız, öyle bir söyleyişte olsun ki, dinleyen kulaklar şen olsunlar. Taraftar Dergi böyle doğdu. Derken eski dostum, aklıma geldiniz, sizin deyiminizle bu kulakların ağzı olduğunuzu bidiğimden. Taraftar için, taraftarlık olgusu için ne dersin? Taraftarlık kayıtsız bir taraf olmayı mı gerektirir?

Z: Yakınlarınız için çabalar ve güzel sözler bulursunuz. Fakat ben size derim ki: Yakınınıza olan sevginiz bizzat kendinize olan fena bir sevginizdir. Bizzat kendinizden kaçıp yakınınıza sığınmak ister ve bundan bir fazilet çıkarırsınız. Fakat ben feragatınızın mahiyetini bilirim. (sf 54)

Şu söze de dikkat edin: “Her büyük sevgi, bütün acımalarımıza üstündür. Çünkü sevgi, sevgiliyi yaratmak da ister.” (sf 85)

H: Görkemli bir başlangıç, büyük bir tufan geliyor, hazırlıklı olana ne mutlu, yüksek bir hazza dönüştürür onlar bu tufanı. Bilmeyene ise kıyamet olur. Peki, tribün ortamı için ne diyeceksin, kısaca izlenimlerin nedir?

Z: Panayır yeri, büyük meddahlarla doludur. Ve halk büyük adamlarını öğer. (sf 46)

H: Bu panayırdan nice paylar da çıkıyor. Bir golü örneğin, taraftar attı denilebiliyor bazen. Türkiye’ye baktığımızda, takımını etkili destekleme kısmını pek az görüyoruz, destekleme çoğunca olsa da.

Z: Fakat sizin en iyi sevginiz bile bir heyecanlı denge ve acılı bir alevden ibarettir. O, sizin yükseliş yollarınızı aydınlatacak bir meşale olmalıydı. (sf 65)

H: Maalesef bizim mesşalelerimiz o panayır alanını kapattıran cinsten oluyorlar. Sahaya inelim biraz da. Bu panayıra renk katan, çim üzerindeki mücadele. Taraftar bunu görmek istiyor. Sen ne görüyorsun, çimlerin üzerinde?

Z: Çok asker görüyorum, çok savaşçı görmek isterdim. Giydikleri elbiseye üniforma diyorlar, bari elbise içindekiler tek biçimli olmasalar! (sf 41)

H: Sürekli bir yarışı mümkün kılabilmenin zorluğu da malumdur. Geçmişten günümüze baktığımızda, sahada oynanan oyun çok değişmiştir, çıtayı yükseltme yönelimi vardır. Bu aşamada gelişme arzusu ya da isteksizliğini nasıl değerlendiriyorsun?

Z: Artık istememek, artık değer biçememek, artık yaratmamak: Ah, bu büyük yorgunluk bana daima uzak kalsın! (sf 81)

Fakat en yüksek fikrinize beni kumanda ettirin. Bu kumanda şudur: İnsan geçilmesi lazım gelen bir şeydir. (sf 42)

H: Bir de artık insanın kendini geçemeyeceği, futbolda yerinde kaldığı vakitler olabiliyor. Her futbolcuda olmuyor bu şüphesiz, Tugay örneğin, her yaş yeni yetiler veriyor ona. Ancak yerinde sayan, hatta yaşlandıkça geriye giden futbolcularımız da çok. Birer efsaneyken alay konusu haline gelebiliyorlar. Onlara neyi salık verirsin?

Z: Bazıları hakikatleri ve zaferleri için fazla ihtiyardırlar, dişsiz bir ağız, artık her hakikati söylemek hakkına malik değildir. Şöhret isteyen her kimse vakti zamanı ile şereften ayrılmalı ve “vaktinde gitmek” güç hünerini tatbik etmelidir. (sf 64)

H: Bu yarışın içinde olanlar, üç büyükler diye tabir edilen İstanbul takımları ve yarışa dahil olan Sivas, Trabzon, Kayseri gibi takımlar için ne diyeceksin?

Z: Yukarıya doğru çıkmak istiyorsanız kendi ayaklarınızı kullanın. Kendinizi taşıtmayın. Yabancı sırtlara ve kafalara binmeyin. (sf 316)

İlk olmak isteyen sonuncu olmamaya dikkat etmeli. Babalarınızın günahkar oldukları yerde aziz gibi görünmek istemeyin. (sf 317)

H: Üstadım, merak ettiğim bir konu var, aklıma gelmişken sorayım hemen. Futbolda hangi felsefeyi yeğlersin?

Z: Dünyada, ileri sürülmeyen bir şeyin kıymeti yoktur. Bu “ileriye sürenlere” halk, “büyük adamlar” der. (sf 45)

H: Ben tam olarak hücum diyemiyorum. Benimkisi biraz daha mücadele felsefesi. Her mevkinin mücadeleci katılımı ile oluşmuş bir makine. Futbol hayattır diyoruz. Bunu söylettiren en güçlü olgu ise oyunun çetin bir yarış haline gelmesi ve yarışın çimlerin dışında daha ön plana çıkması. Kulüp başkanlığı bu kadar prestij makamları olmuşken de kimse es geçmek istemezdi tabi. Sonrasında bu yapılanmanın etrafında da faydalanmayı amaç edinen bir tabaka birikti. Bunlar için ne diyorsun?

Z: Onlar, etrafında methederek de vızlıyolar. Arsızlık onların methidir. Onlar cildine ve kanına yakın olmak isterler.

Bir tanrı veya şeytanmışsın gibi seni okşarlar. Senin önünde, tanrı veya şeytanın önünde imiş gibi vızlarlar.

Onlar birer dalkavuk meddahtan başka bir şey değildirler. (sf 47)

H: Bu noktada nemalanma adına yanlış bilgilendirmeler ve sonucunda da yanlış transferler gerçekleşiyor. Mesela Güiza, Fenerbahçe’nin ihtiyacı o bölgede ya da o tip bir futbolcuda mıydı? Güiza için ne diyeceksin, hayali oklarını atamıyor Türkiye’de pek?

Z: Ancak okla yay elde olursa insan oturup susabilir. Yoksa yapılacak şey itişip kakışmadır. (sf 41)

H: Aragones’in teknik direktör olarak gelmesi de aynı kulvarda değerlendirilebilir. Zico’nun dinamizmine, samimiyetine hayran olan kanaryalar uyuyan dedeyi hiç benimseyemediler.

Z: Evet, bu gündüz hırsızı güpegündüz uykuya dalmış. Acaba çok mu kelebek kovalamıştı? (sf 106)

H: Beşiktaş cephesinde ise birçok işin yanlış, bilgisizce yapıldığını görüyoruz. Demirören’in çok iyi bir Beşiktaşlı olduğu ve iyi niyetle bir şeyler yapmaya çalıştığı söyleniyor hep. Peki, iyi niyete rağmen bunca yanlış insan etrafında kümelenmişse ve bunca yanlış iş yapılırsa, tavsiyen ne olur kendisine Z.?

Z: Küçüklerin, acınacakların pek yakınında yaşıyorsun. Onların görünmez intikamlarından kaç. Onlar sana karşı intikamdan başka bir şey değildirler.

Onlara karşı artık kolunu kaldırma. Onlar sayısızdır.

Ve sinek kovalayıcı olmak senin nasibin değildir.

Bu küçükler ve acınacaklar sayısızdırlar, nice muazzam binaları, su damlaları ve vahşi otlar yıktılar.

Sen taş değilsin, fakat damlaların çokluğundan oyulmuşsun.

Damlalar çoğaldıkça büsbütün parçalanacaksın.

Zehirli sinekler arasında seni yorgun görüyorum, yüz yerinde kanlı çizgiler buluyorum. Ve hala senin gururun gazaba gelmiyor. (sf 46)

H: Bir de bütün bu telaşenin içinde daima suçlu olanlar var. Karar verme yetkisi olup yetisi daima tartışılanlar. Onların hiç taraftarı yok mesela, yalnızlar bir yerde. Hakemler için ne diyeceksin?

Z: Yalnız kalana haksızlık ve kirlilik isnat ederler. Fakat kardeşim yıldız olursan bu sebepten onlara daha az ışık göndermemelisin. (sf 57)

H: Büyük bir keyifti seninle sohbet etmek, futbol konuşmak. Teşekkür ederiz bu keyif için. Taraftar Dergi okurlarına birkaç kelam laf etmek istersen buyur. Tekrar görüşmek üzere.

Z: Her şey yeni baştan, her şey ebedi, her şey birbirine kenetlenmiş, örtülmüş, aşık. Böylece dünyayı sevmiş oldunuz.

Ey ebediler, bunu ebedi ve daimi olarak seviniz ve ıstıraba da deyiniz ki “zeval bul, fakat yine gel, çünkü hazlar ebediyeti ister.”

  • Paylaş/Kaydet